http://www.cinergroup.com.tr  
Bize Ulaşın
Merkez
Paşalimanı Caddesi
No:73, 34670 Paşalimanı
Üsküdar / ıSTANBUL

 

 

Ciner'in zirve stratejisi


Turgay Ciner, Türkiye’nin en büyük madencisi. Medyanın en büyük iki oyuncusundan biri. 2006’ya yeni yatırımlarla, yeni ataklarla giriyor. Cudi’de çıkardığı kömürü petrole çevirecek. Siirt’te çıkartacağı madeni şimdiden çelik devi Arcelor’a sattı. Bu madenler Güneydoğu’nun kaderini etkileyecek. Medyada 2006 Kanal 1’in yılı olacak; Dünya Kupasını bu kanal yayınlayacak.

RÖPORTAJ: dan BARIŞ SOYDAN

Turgay Ciner'inki evrensel girişimci mitosuna uygun bir başarı öyküsü. Yedi sekiz yaşlarından beri ticaret hayatının içinde. Milyon dolara 24 yaşında, milyar dolara ise 40'lı yaşlarında ulaştı. 20'li yaşlarda yıldızın parlamaya başlamış olması önemli elbette, ama ekonomi dergilerinin sayfaları, erken yaşta ulaşılan ve erken yaşta kaybedilen servetlerin öyküleriyle doludur. Ciner'in asıl başarısı, tekil zaferlerinde değil; yükselişini "sürdürülebilir" kılmış olmasında. O nedenle Ciner'in 2005'te Sabah'ı alması, Havaş özelleştirmesinden 1995'de başarıyla çıkması değil, mesele. Öyle görünüyor ki onun asıl başarısı, Türkiye’yi sarsan, sayısız “efsane”yi batıran iki krizden (1994 ve 2001) yükselişle çıkmasında, Türkiye’nin fırtınalı sularında 30 yıla yakın bir süre ayakta kalabilmesinde. Her şart ve koşulda yoluna devam etmeyi bilmesinde. Bu, başarılı girişimcilerin ortak bir özelliğine, oryantasyon yeteneğine gönderme yapıyor. (Kendisi de, Turkishtime'la yaptığı söyleşide zaman zaman bu özelliğinin altını çiziyor.)

Turkishtime'ın Ciner'le yaptığı röportajı, “klasik” bir girişimci öyküsü olarak okumak mümkün. Ama kuşkusuz, maden şirketleri için ayrı, medya çalışanları için ayrı derslerle dolu ilerleyen sayfalar…

Turkishtime: Geçen yılın sonunda bir basın toplantısı yapmış ve Ciner grubunun 2004 yılı sonuna ilişkin cirosunu 1,4 milyar dolar olarak açıklamıştınız. Bu yıl Ciner grubunun cirosu ne olacak?

Turgay Ciner: 2 milyar dolar olacak. Ama ben normal büyümenin dışında bir birleşme yaptım Aytemiz’le. Yoksa yüzde 35’lik bir büyüme yok. Biz ülkenin büyüme oranının biraz üzerinde büyürsek memnun oluruz. Ülke beş büyür, biz on büyürsek kendimizi başarılı sayarız.

Dolayısıyla, ekonomi geçtiğimiz senelere göre biraz yavaşladığı için…
Ben ona katılmıyorum. Yavaşlamadı, niye yavaşlasın. 120 milyar dolar ithalatı, 70 milyar dolar ihracatı olan bir ülkede ekonominin yavaşlaması nasıl oluyor? Benim anlamadığım şu; ekonomistler çeşitli şeyler söylüyorlar… Peki bu işleri kim yapıyor? 120 milyar dolar ithalatı, 72 milyar dolar ihracatı hareket ettirecek adamlar bir iş yapıyor demektir.

Ahkam kesmek kolay. Bu rakamları burada büyüten insanlar var. Bu insanların hepsi iş dünyasında bir umut peşinde koşan insanlar. 1981’de ihracatımız 2 milyar dolardı. İthalatımız da 3 milyar dolardı; onun da 2,5 milyar doları petrol faturasıydı. 24 sene sonra ithalatını diyelim ki 40 misli artırmışsan, ihracatını 35 misli artırmışsan, bu çok büyük bir başarıdır. Rakamlarla ekonomik yorumlar yapmak kolay tabii. Oranlarla yapmak gerekiyor. Ekonomi o. Oranlarla büyürsün.

Türkiye ekonomisinin bu kadar dinamik olmasının sebeplerinden biri de yatırım ortamının canlılığı. Siz de madencilik konusunda büyük yatırımlar öngörüyorsunuz. Öngörmüyoruz, yapıyoruz.
Beypazarı’ndaki trona madeninde üretim başladı mı?

Madencilik faaliyetleri yürütülüyor. Madencilik yatırımları çok uzun süren yatırımlardır. Dört sene sürer, coğrafyayla mücadele edildiği için. Fabrika yatırımı gibi değildir. “Mimara ver çizsin, temelini atsın” gibi değildir. Yerin altında hareket etmek zordur. Ama gayet başarıyla gidiyor.

Numune üretimi yapmışsınız geçen sene.
Denemesini yaptık. Şimdi ölçeğini büyütüyoruz. 300 Çinli çalışıyor şu anda. Mühendis, işçi; bu işin özel ustası olan personelimiz var, Çinli. Onlar bu işi yapmışlar. Minareden düşmüş adam onlardı.

Ve maden çıkmaya başladıktan sonra ihracatınız da başlayacak. Avrupa pazarına mı trona satacaksınız? Hedefiniz ne?
Trona o kadar çok yerde kullanılıyor ki; aklınıza gelebilen her yerde kullanılabilen bir malzeme. Ağırlık ihracata giderse, ihracat. Karlı olan iç pazarsa, iç pazar. Talebe göre belirleyeceğiz. İhracat için yapıyoruz diye kahramanlık içinde olmayız yani, kar için yapacağız. Türkiye madencilikte bu sene hızlı büyüyor, yüzde 15 - 20 civarında bir büyüme yakaladı sanırım. İhracatta da artış var.

Doğal taş öncülük yaptı son yıllarda maden ihracatına, öyle değil mi? Sizin bakışınız nasıl ihracata?
Maden çok iyi gitmiyor. Madencilikte uygulanan politikalar sektörün önünü tıkıyor. Türkiye’de madencilik ekstra vergilere tabidir. Yani herhangi bir alışveriş merkezinin, anonim şirketlerin ödediği vergilerden daha fazla vergi öderler. Herkes pay ister. Maden sahalarının yüzde 95’i devlete aittir ve bu sahaların hiçbirine insanı sokmazlar. Maden ihracatını devlet yapsın diye saçma sapan, romantik bir düşünce var. Türkiye’de madenciliğin önü tıkalıdır.

Değişmiyor mu?
Değişmiyor. Özal döneminde, 1983 ya da 84 yılında 3883 sayılı bir kanun çıkarılmıştı, madencilik biraz libere edilmişti. Geçen sene maden kanunu değişti. Özal’ın bıraktığı serbestlikleri bile geri aldılar.

Stratejik birtakım mülahazaları mı var?
Stratejik maden olabilir mi? Stratejik ne olabilir? Stratejik olan şey askerlerin konuşlanması, ellerindeki silahlardır. Madenin stratejisi olur mu? Şimdi bakın, devlet çimento sektöründen çekildi. Devlet seramik sektöründen çekildi, devlet cam sektöründen çekildi. Devlet mermer sektöründen çekildi. Toprağa dayalı bu dört unsurda Türkiye dünyanın 10 büyük üretici ülkesi arasındadır. Sayalım, çimento, seramik, cam, mermer. Bunların hepsi devletteydi. Devlet çıktı, Türkiye dünyanın en büyük 10 üreticisi arasına girdi.

Diğer madenlerde Türkiye yok, neden? Çünkü diğer madenler devlette. Bu sahaların yüzde doksan beşi devletin elinde ve vermiyor.

Şimdi ruhsat ihaleleri var gündemde…
Ruhsat ihalelerini yapıyorlar. Olmayan sahalarda oynasınlar diye yapıyorlar, olan sahalarda yapmıyorlar. Maden ülkelerinde madenciliğin gayri safi milli hasıladan aldığı pay yüzde 10 - 11’e ulaşır. Yani gayri safi milli hasılamız 400 milyar dolarsa 40 milyar dolarlık bir maden ciromuzun olması gerekir. Türkiye maden çeşitliliğine sahip bir ülkedir. Kömür var, bakır var, çinko var, demir var, altın var, gümüş var. Kadastro geçmediği için bunların kalitesi bilinmiyor.

Türkiye’nin en büyük madencisisiniz. Türkiye’nin madencilik konusundaki politikalarını değiştirmeye yönelik bir etkinlik içinde olmayı düşünüyor musunuz?
Ben zaten elimden geldiğince, aklımın yettiğince yapıyorum. Mesela Atatürk’ün kurmuş olduğu Eti işletmeleri var. Eti maden işletmelerini tekrar ticari anonim kuruluştan devlet şirketine döndürdüler. Orada çalışan bürokratlar değil benim eleştirdiklerim. Onlar neticede verilen işlemleri layıkıyla yapıyorlar. Çok da hizmet etmişlerdir bugüne kadar. Elleri kolları bağlayan şöyle bir şey var. Bugün Türkiye’nin yüzde 3’ü Eti’nin ruhsatındadır. Elimizdeki 100 metrekarenin 3 metrekaresi, maden ruhsatı anlamında, Eti Maden İşletmelerine ruhsatlıdır. Türkiye’de taş kömürü işletmeleri var, demir işletmeleri var, bir sürü işletme var. Bir tanesi yüzde 3’üne sahip. Bir ufak kara parçasının zaten yüzde üçünde, beşinde olur maden. Eti, 19 bin kilometrekare alanın maden ruhsatına sahip. Türkiye 700 küsur bin kilometrekare bir ülke. Bu oran yüzde 2,5- 3’üne denk geliyor.

Maden ruhsatının yaptırım gücü fazladır. Maden ruhsatı alınmış bir yerde üstyapıyı yıkıp alttan maden çıkarabilirim. Dünya örneklerinden gelen model bu. Eğer Kızılay’da dünyanın en zengin petrol yataklarını bulursanız Ankara taşınır.

Bunları devretmiyorlar ama kendileri işletmiyor da…
Bu kadar büyük bir alanı işletmek mümkün değil ki. Ekonomik değil. Bunu Rockefeller bile işletemez. 19 bin kilometrekare büyüklüğünde bir ülkeden bahsediyoruz. Madenciliğin bir de sağladığı avantaj var. Madenin çıktığı yerde tesis kurmanız lazım. Dolayısıyla o madenin bölge halkına faydası var. Bölgesel istihdamı sağlar. Bölgesel istihdamı sağlayacak en önemli şey madendir. Madene dayalı üretimdir. Şimdi biz mesela Siirt’te bakır madeni açıyoruz. Siirt’teki o toprağı alıp, Diyarbakır’a götüremeyiz. Madenin hemen ağzına kuruyoruz gerekli tesisi. Siirt’te bile değil, Siirt’in kasabasının mezrasında kuruyoruz. Yerel işçiyi çalıştırıyoruz. Sen oraya gittiğin zaman, eğitim getiriyorsun, kalite getiriyorsun, yaşam standardı getiriyorsun.

Beypazarı’na gittiniz mi? Biz Beypazarı’na, Çayırhan’a gittikten sonra Beypazarı diye bir şehir doğdu Türkiye’de. Beypazarı’na çeşitli katkılar yaptık. Beypazarı’na eskiden senede 2 bin 500, 3 bin kişi gelirken şimdi hafta sonları 30 bin kişi geliyor. Beypazarı Ankara’ya, İstanbul’a, Eskişehir’e, Zonguldak’a mal satıyor. Böylece Beypazarı’nın geliri dörde, beşe katlandı. Gittiğimiz yere katkı götürüyoruz, hareket götürüyoruz.

Herkes doğduğu yerde yaşamalı; insan doğduğu yerde yaşamak ister. Sizin Siirt’in yanı sıra bir de Cudi dağının eteklerinde madeniniz var...
Asfaltit kömürünü işliyoruz orada.


Başladı mı madencilik?
Henüz başlamadı. Böyle kolay hareket edilen işler değil bunlar; o nedenle madenciliğe yatırım az. Yatırım süreci çok uzun olduğu için o finansmanı taşıyacak kuvvetli firmaların girmesi gerekiyor.

Asıl problem bu mu?
Yok, asıl problem bu değil. Asıl problem, ruhsatların devlet tarafından çok cimri şekilde dağıtılması. Tabii bir de bilgi birikimi lazım.

Siz madencilik işini seviyorsunuz ve büyük ihtimalle kendinizi madenci olarak tanımlıyorsunuz…
Aşağı yukarı öyle tanımlıyorum, doğru. Çünkü ben onu erkeklerin yaptığı iş olarak algılıyorum.

Borda da devlet özel sektöre izin vermiyor.
Borda bütün dünya pazarının büyüklüğü 1,5 milyar dolar. Türkiye'de kadın çorabı sektörü bile 1,5 milyar dolarlık büyüklüğe sahip. Boru devlet üretir ve devlet ihraç eder; çünkü çok stratejiktir. Oysa bunu özel sektöre aç, Balıkesir’de çıkan boru Balıkesirliye ver, Eskişehir’de çıkanı Eskişehirlilere, Konya’da çıkanı Konyalılara ver… Kimisi üç kilo, kimi beş kilo, kimi 500 kilo üretir. Bor böyle çantaya konup götürülecek bir şey değil ki. Nasıl ithalat yaparken limana mallar geldiğinde şu kadar KDV yatırıyorsun, borda da ihracat yaparken KDV yatıracaksın.

Ayrıca borun olduğu sırada altın var mesela. Ama bor olduğu için devlet onu da özel sektöre açmıyor. Borlar orada duruyor; yanında altın var o da duruyor; gümüş var o da duruyor.

Altın konusu açılmışken; siz Türkiye’de altın madenlerinin çok dağılmış oldukları için rantabl olmadığını söylemiştiniz…
Evet, çok dağılmış ve o nedenle de rantabl değil. Çünkü beş metrekare maden senin elinde, 10 metrekare madenin ruhsatı onun elinde, 7 metrekare maden berikinin elinde… Ve daha kadastrosu da yapılmamış. Türkiye'deki madencilik söylemleri safsata. Definecilik gibi. Burada maden var, burada yok. Maden kadastrosu yapmak için ülkeyi metre metre gezeceksin, inceleyeceksin… Bunun yüzde sekseni yapılmamış Türkiye'de. Onun için ne söylersen söyle, havada kalır.

Bakın BP, Hopa’nın sekiz kilometre açığında petrol buldu. Büyük ihtimalle yazın bunu açıklayacak. Yaklaşık 100 küsur milyon dolar yatırım yapıp platform kurdular. Şimdi Zonguldak açığında kömür var. Kömürün olduğu yerde gaz vardır; gaz çıkacaktır. Kömür gaz üretir zaten. Metan gazı üretir. Gaz üretecek, göreceksiniz. Doğal gaz dediğimiz şey metan gazıdır.

Doğal taş madenciliği Türkiye'de yükselen bir trend haline geldi. Mermerde bir yatırımınız var mı?
Biz daha ziyade endüstriyel bir proses gerektiren madencilikle uğraşıyoruz. Madeni alıp işlemeyi tercih ediyoruz. Kömür çıkarıyorsak, kömürden elektrik üretiyoruz. Kömürden petrol de üreteceğiz. Türkiye'ye yeni bir metot getiriyoruz.

Nerede yapacaksınız?
Silopi’de, bu sene planlıyoruz. Önümüzdeki yıl petrol üretimi yaparız yani. Gaziantep’te yüksek teknolojiyle petrol üreteceğiz. Ben petrol üreteceğim, kalan kömürü de çimento fabrikaları ve termik santrallerde kullanacağız; yani kömür yok olmayacak. Gravitesi yüksek sıvı bir petrol, bizim üreteceğimiz.

Bu haber Sabah gazetesinde yayınlanmadı sanırım?
Ben işimle ilgili gazetede hiç kimseyle bir şey konuşmuyorum. Devletin madencilikte cimri olması gibi ben de bu konuda cimriyim.

Madenciliğin gelişmesi için hangi stratejilerin izlenmesi gerekiyor?
Türkiye'deki en büyük sorun işsizlikse, madenciliğin üstündeki ekstra vergileri kaldırmak gerekiyor. Demiyorum ki madenciliğe teşvik versinler; böyle kolaycılığa kaçmayalım.

Madenin çıktığı yerde belediyeye ekstra vergi vereceksin, Normalde yüzde 15’e yakındı. Şimdi yeni kanunla ne kadar olduğunu bilmiyorum ama biz normal şirketlerin ödediği vergiden yüzde 15 fazla ödedik.

Şimdi bakın, Siirt Madenköy’de, Şirvan denilen yerde bir mezrada çalışma yapıyoruz; o bölge göreceksiniz beş sene içinde Siirt’in en gelişmiş bölgesi olacak. Çocuklar daha iyi eğitim görecekler, gider gitmez oraya zaten bir okul yapmaya başladık. Doktor geldi, sağlık ocağı yaptık, röntgen cihazı geldi.

Oralara başka yatırım yapan büyük grup yok…
Büyük grup yok, büyük gruplar doğru dürüst seyahate gitmiyorlar. Sadece Boğaz’ın kenarından söylem yapıyorlar. Türkiye’de büyük grupların sevdiği yerler İzmit, Adapazarı, Eskişehir. Büyük gruplar bizim yatırım yaptığımız yerlere seyahate gidemezler.

Güvenlik sorunu yok mu orada?
Var. Ama güvenlik sorunu var diye ülkemizde yatırım yapmayacağız gibi bir yaklaşım içinde değiliz. Sosyal yönü biraz ağırlık kazandı. Ama büyük gruplar diye bahsettiklerin Siirt’e seyahate bile gidemezler.

Türkiye’de madencilikle enerji arasında çok yakın bir ilişki var. Türkiye aynı zamanda enerji ithalatçısı. Bu konuda hangi politikaların izlenmesi gerekir?
Biz enerji maddeleri ithal etmiyoruz. Enerji maddesi adı altında elektrik ithal ediyoruz. Yani bugün Türkiye elektrik üretiminin yaklaşık yüzde altmışı, yetmişini ithal ediyor. Elektrik şeklinde ithal etmiyor. Doğal gaz şeklinde ithal ediyor. Doğalgaz elektriğe dönüşürken istihdam da yaratmaz. Doğal gazdan üretilen elektriğin oluşturduğu ekonominin Türkiye’ye katkısı eksidir.

Peki buna rağmen niye bu kadar doğalgaz Türkiye enerji üretiminde kullanılıyor?
Doğal gaz üreticileri dünyanın en büyük şirketleridir. Bir ülkeyi manipüle etmeleri doğaldır. Çünkü ortada kullanılan milyarlarca dolarlık gaz vardır. İnsanlara diyorlar ki, işte biz beş milyar dolarlık doğal gaz ithal ediyoruz. Beş milyar dolarlık doğal gaz ithal etmiyorsun. Beş milyar dolar çarpı yıl ithal ediyorsunuz. İnsanın ömrü ne kadarsa o kadar ithal edeceksin. Yani yüz milyarlarca dolar. Türk insanları çalışacak, para üretecek, bu para Ahmet’ten Hasan’a, Hasan’dan Mehmet’e geçecekken, bu paralar Rusya’ya gidecek. Rusya taifesinin arkasında da “Seven sisters” petrol şirketleri var. BP, Shell, Chevron, Exxon, Standart Oil, bunların hepsi var. Ruslar tek başlarına pat diye gelmez yani.

Üstelik daha pahalı.
Çok daha pahalı.

Enerjide bir kafa karışıklığı var. Bir tarafta “Orta vadede bir enerji krizi bizi bekliyor, bir an önce nükleere geçmemiz gerekir” diyenler var.
Şimdi Türkiye elektrik üretiminin yüzde 42’sini doğal gazdan karşılıyor. Doğal gaz santrallerinin verimi yüzde 98, kömür santrallerinin verimi yüzde 85’tir. Yeni yapılan teknolojiyle yüzde 95’lere 97’lere çıkmıştır. Dünyada doğalgazdan elektrik üretim kapasitesi yüzde 40 oranında olan ve yüzde 60 - 70 oranında elektrik üreten tek ülke biziz. Böyle bir sarhoşluğa Türkiye’yi itelediler. Benim 15 yıldır dilimde tüy bitti. Türkiye bir kömür ülkesi; bugün kazmayı alın Keşan’da vurun, linyit bulursun. Keşan’dan gelin, Saray, Niğde… Her yerde linyiti bulursunuz. İstanbul’da bulursunuz. İstanbul’da burayı kazalım bulursunuz. İstanbul’un kuzeyindeki çukurların hepsi linyit çukurları. Buradan gidin Bolu, Göynük, Beypazarı, Manisa Gediz, Konya, Maraş, Adana, ta Siirt, Silopi her yer kömür dolu. Kömüre yaptığınız yatırım ne getirecektir? Bir istihdam getirecektir. İki, para Hasan’dan Hüseyin’e geçecektir. Yani devlete maliyeti sıfır. Türkiye elektrik üretimini kendi öz kaynaklarından yaptığı zaman maliyeti sıfır; çünkü onu üretmezse oradaki halka bir şekilde para vermesi lazım. Bugün Güneydoğu’da yaptığı gibi, biliyorsunuz orada koruculara para veriyor. Halbuki istihdam yaratsa, korucular da çalışacak. Bir de üstüne vergi alacak.

Polonya’da yüzde 98 kömürden üretiliyor elektrik. Derler ki, kömür etrafı zehirliyor. Polonya yemyeşil bir ülke. Hiç Almanya’da sarımtırak toprak gördünüz mü? Almanya da elektriğinin yüzde 50’sini kömürden üretiyor. Niye oralar kararmıyor? Amerika’nın elektriğinin yüzde 56’sı kömürden üretiliyor. Amerika’da teknoloji mi yok?

Daha komik bir şey söyleyeyim, biz gazı nereden alıyoruz? Rusya’dan alıyoruz. Rusya’nın elektrik üretiminin yüzde altmışı kömürdendir, nükleerdendir, hidroliktendir. Dördüncü sıradaki doğal gazdır.

Bir doğalgazın kalorisi 8 bin 800 kilo. Doğalgazdan 8 bin 800 kalori üretmenin maliyeti 330 dolar. Bir de kömür var. Türkiye’de kömürün kalorisi düşüktür. 2 bin kilo kaloridir. 2 bin kilo kalori kömürün Türkiye’de maksimum değeri 5 dolardır. 8 bin kaloriye ulaşmak için 4,5 ton kömür yakmanız lazım. 5 dolardan 22,5 dolar yapar. Üstelik 300 dolarlık enerji yerli olsa; yani kömür 300 dolar, doğal gaz 22 dolar olsa yine kömürü tercih ederim. Neticede kendi halkına verdiğin bir para bu, dışarıya gitmiyor. Oysa burada tam tersi!

Ankara’da bunu biliyorlardır herhalde... Birtakım anlaşmalar elimizi kolumuzu bağlıyor değil mi?
Bizim NGO’larımız sokaklarda çıkıp dolaşıyordu, ”Aman doğalgaz” diye. “Kömür etrafı kirletiyor” diyorlardı. Bu söylem gecekondulardaki hayatın müttefiklerinden biridir. Kendileri demiyorum, yani çevreyle ilgili bağırtı çağırtı yapanlar gecekondulardaki hayatın, yani fakirliğin, terörün, eğitimsizliğin unsurlarıdır. Çünkü senede 10 - 15 milyar doları dışarıya verirsen bu gecekondu gecekondu olarak kalır. Sen her sene bu 10 – 15 milyar doları içeriye verirsen, o gecekondular biraz daha iyi olurlar, bu kadar basit.

Enerjinin ölçümü kaloridir. Kalorinin yabancısını 300 liraya, yerlisini 20 liraya elde ediyorsun. Ama 20 liralık yerlide istihdam sağlıyorsun, para sana kalıyor, vergi alıyorsun. Örnek vereyim. Ben Çayırhan’da 620 megawatt santral işletiyorum. 2 bin 400 kişi çalıştırıyorum. Ankara sanayi sitesi, İstanbul’daki çeşitli yerler, demircisi, bakırcısı, kablocusu, borucusu, nakliyecisi, lokantacısı, binlerce yere veriyorum. Aynı ölçekte bir doğalgaz santralinde çalışan adam sayısı 9 kişidir. Birisinde arabalar gidecek, yemekler gelecek, borusu bozulacak, tamir edilecek… Kurumsal olarak Ankara’da en çok vergi veren ikinci özel sekter şirketiyiz biz. Ama aynı ölçekte bir doğalgaz santralinde üretilen para Türk halkından toplanır, yurtdışındaki bankaya gider. Benimkisi Denizbank’a, İş Bankası’na, Yapı Kredi’ye gidiyor; Ostim’e gidiyor, tersane pazarına gidiyor, lokantacıya gidiyor, meyhaneciye, ayakkabıcıya gidiyor.

Küresel ısınmaya karşılık rüzgar, güneş gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının ön plana çıkartılması gerektiği söyleniyor.
Güneş tamam da, rüzgarla falan enerji elde edemezsiniz. Çünkü enerji devamlılığı olan bir şeydir. Rüzgar eser, durur. Enerjiyi devamlı bir şekilde üretmeniz lazım. Rüzgar esti, jeneratör devreye girdi. Rüzgar durdu. Ne yapacaksınız?

Türkiye’de kurulacak 30 - 40 termik santral, kömür ya da diğer fosil yakıtları yakan santraller dünyadaki küresel ısınmayı sağlayacaksa, bırakın sağlasın. Bizim 70 milyon insanımız rahat yaşar hiç olmazsa.

Aytemiz’le yaptığınız ortaklıkla rekabetin en şiddetlendiği sektörlerden biri olan petrol dağıtımına girdiniz. Karşınızda Opet’le, hatta Tüpraş’la Koç ve Petrol Ofisi’yle de medyadaki rakibiniz Doğan grubu var. Aytemiz’in bayi sayısını bu sene 800’e ulaştıracağınızı söylemiştiniz, ulaştı mı?
Aytemiz ailesi hakikaten çok düzgün bir firma; onların talebiyle, bizim de arzumuzla yüzde 50 - 50 ortak olduk. Ama şirketin yönetimi ve politikaları tamamen Aytemiz ailesine ait. Bizim son üç, dört senedir geliştirdiğimiz politika budur. Biz konusunda kendilerini ispat etmiş uzman kişilerin şirketlerini satın almaya devam edeceğiz. Satın alırken bazen küçük ortak, bazen büyük ortak, bazen de eşit ortak olacağız ve ortaklık oranları da önemli olmadan yönetimlerinde sahiplerinin kalacağı bir sistem uygulayacağız. Yani çok şişmiş profesyonel kadrolarla büyümekten ziyade o işin kurucularının hem ortak hem profesyonel olarak kalmalarını tercih ederim.

Sizin nasıl bir katkınız var?
Biz tabii çeşitli şekilde finansman katkısı sağlıyoruz. Kendi vizyonumuzu katıyoruz.

Ama moda tabirle sizin için de “core business” var; yani önem verdiğiniz birtakım işler var. Her işte hızlı büyümeden yana değilsiniz. Turizmden çıkacağınızı söylemiştiniz mesela.
Turizmden çıktık, tekstilden çıktık. Bir tane Adana’da tekstil fabrikamız Ceytaş var; onu da sosyal sorumluluk gereği çalıştırıyoruz. Onu kapatırsak bulunduğu kasabaya kötülük yapmış oluruz. Sosyal sorumluk bir yatırımcının görevleri arasındadır ve o fabrikada çalışanlar, o sendika bana zamanında çok destek olmuştur; dolayısıyla ben onlara borcumu ödüyorum.

Orada ihracat mı yapıyorsunuz?
İç piyasa, ihracat, değişiyor. Dengeler nereye giderse. Yapacağımız iş enerjiye dayalı madencilik. Profesyonel madencilik artı medyada da büyüyebildiğimiz kadar büyüyeceğiz.
Enerji dağıtım işine girecek misiniz?
Enerji dağıtım işinde bir bölgeyi almak istiyoruz. Alabilir miyiz, alamaz mıyız, bilmiyorum.

Medya mı daha zor madencilik mi?
Ben pozitif olduğum için zor diye bir şey yok. Orta Asya’da zorun kelime karşılığı iyidir. Orta Asya’da maden mi daha zor, medya mı daha zor dediğin zaman medya mı daha iyi, madencilik mi daha iyi demiş oluyorsun.

Ben hayata pozitif taraftan bakarım. Yaşadığım için tanrıya şükrederim. Hayat insanlara tanrı tarafından hediye edilmiştir. İyi hayat, kötü hayat görecelidir. Bana göre iyi olan benim yaşadığım hayat, başkasına göre çok kötüdür. İnsanlar bulundukları makamla ellerindeki parayla mutlu olurlar diye bir şart yok; ben çok insanlar tanıyorum ki hayata başka açılardan bakıp mutlu olmuşlardır. Ben pozitif bakarım hayata insanlara olumlu bakarım. Bir olay olduğun zaman üzülmem; “olan olmuştur” derim yenisine bakarım.

Fakat dışarıdan göründüğü kadarıyla en azından 2004 - 2005’te madencilikteki yatırım yoğunluğu sanki biraz daha fazla…
Medyada yok olmakta olan bir kuruluşu ayağa kaldırdık. Satın almadık, kendi büyüttüğümüz bir unsuru satın aldık. Duble yatırım yapmış olduk yani. Hem kendimiz bir yatırım yaptık iyileştirdik, hem de iyileştirdikten sonra satın aldık. Bunu parantez içinde söylüyorum Aptal tüccar pozisyonundayız yani.

450 milyon dolar kayba katlanacaksınız....
Aynen öyle; bunu da kamu vicdanı için yaptık. Yoksa hukuki anlamda benim böyle bir mecburiyetim yoktu. Ama kamu vicdanı diyorum, kamuoyu demiyorum. Kamu vicdanı açısından o işi yapmak gerektiğine kanaat getirdiğim için yaptım. Kamuoyu için yapmadım. Kamu vicdanı için yaptım.

Sizin çekirdek dediğiniz bir ekibiniz var mı? Bu kadar dirayetli insanların yanında hep böyle çok sağlam bir ekip vardır ya... Siz kişisel olarak basından uzaksınız, basınla ilgilenmenize rağmen. Ekibiniz de uzak.
En başından beri, kuruluşundan beri benle beraber hareket eden arkadaşlarım var. Onlar da zaten devam ediyorlar. Örnek vermek gerekirse, ben biraz tutucu bir insanım. Bazı değerlerim tutucu sayılabilir. 25 senedir aynı berbere giderim, 30 senedir aynı şoför benimle beraber çalışır, aynı mağazadan alışveriş yaparım. Aynı lokantaya giderim. Bu tip tutuculuklarım var. Bizde 13 bin kişi çalışıyor. Bizim yönetim şeklimiz lider operasyonudur. Yani “kurumsallık” gibi bir olaya ben inanmam. Kurumsallık diye bir mantığım, duygularım veya hayallerim yoktur.

Türkiye koşullarında mı yoksa genel olarak mı?
Bütün dünyada insandır benim için önemli olan. Muhakkak belirli prosedürlerin olması lazım ama “kurumsal olacağız, organize olacağız” gibi şeyler bana komik geliyor. Kurumsallık diye bir şeye inanmam, ben liderliğe inanırım. Benim işletmelerimde, kurumlarımda liderler vardır. Onların sayısı da bir elin parmaklarını geçmez. Başında da öyleydi şimdi de öyle. Bilinen isimler var, başkanlar var, onlar devam ediyorlar. Kalabalık bir grup değil. Yani “o onun danışmanı, o bunun başkanı” diye radikal bir örgütlenmemiz yok . Bizde prosedür yoktur; benim kapım açıktır. Medyada mesela binada çalışan herkes çat diye benim odama girebilir.

Medyayı sevdiniz mi?
Para kazandığım her işi severim.

Aylık ekonomi dergisi bağlamından, kurumsallaşma konusunda sorulması gereken bir soru var. Yönetim danışmanlarıyla da çalışmadığınızı tahmin edebilir miyiz?
Yönetim danışmanlığı firmaları saçma sapan bir şey. Ne yapıyorlar? Örneğin Rockefeller’ın tarzını alıyor, edit ediyor kitaplaştırıyor, aktarıyor... Rockefeller şaraptan hoşlanırdı; oysa sizin şirketiniz viski içiyor. Biri balık tutmaktan hoşlanır, diğeri kayak yapmaktan. Tarz-ı hayat algılamaları farklı olan kişilerin şirket yönetim tarzları da farklı olur. Öteki türlü olsa Tanrı insanları birbirinin benzeri yaratırdı. İnsanlar nasıl fiziksel olarak benzer değillerse ruhen de benzer değiller. Yani ben 46 beden elbise giyerken belki bana 42 beden elbiseyi uydurmaya çalışıyorlar, ya da belki 52 bedeni.

Elbette şirketler için bir düzen gerekiyor; cangıl tarzı bir yönetimden bahsetmiyorum. Bütün organizasyonlar askeri organizasyonlardan üremiştir. Defanstan üremiştir. Organizasyonun kurulma nedeni defanstır. Şirketlerin yönetim temeli budur. Bunun içinde çeşitlilik vardır. Nasıl insanın yüzü birbirine benzemiyorsa, ruhu da benzemez. Ruhları benzemeyen insanların yönetim şekli benzer mi?

Konuşmamız gereken şey benzerlikler değil farklılıklar diyorsunuz öyleyse; nüanslardır diyorsunuz...
Sezen Aksu, Ajda Pekkan gibi şarkı söylemek ister mi? İkisi de şarkıcı; niye farklı şarkı söylüyorlar? Ajda Pekkan’a “Sezen Aksu gibi şarkı söyle” denmez ki. O Ajda Pekkan olmaz o zaman; o zaman da başarı olmaz.

Medyada Sabah’ı satın alarak kamuya 430 milyon dolar kaynak sağlıyorsunuz…
430 milyon dolar son birim; ondan önce de kamuya ödeme yaptım.

Medyadaki insan kaynağı ile madencilikte insan kaynağı arasında çok önemli bir fark var. Madencilik daha somut, elle tutulabilir bir iş. Daha planlı bir insan kaynağı var. Medyada ise daha spekülatif, elle tutulamaz, gözle görülmez bir şey var. Bu iki insan kaynağını nasıl yönetiyorsunuz?
Ben mutlu bir insanım; her şeye sıcak bakarım. Yaşadığım için şükrederim. Başka bir Turgay da olabilirdim; başka bir ülkede doğabilirdim. Evet, birisi matematik iştir, sonuçları başından bellidir. Diğerinde belirsizlik vardır. Yani soyut, değerleri sübjektif, hareketli, sabah söylediğiniz şey öğleden sonra bozulan, öğleden sonra yazdığınız akşam düzelen çok dinamik ve zemini oynak bir yerdir. Oradaki sistemim şudur... Ben her işi yapan insana saygı duyarım. Ne iş yaparsa yapsın, iyi iş yapana da hayranlık duyarım. Medyadaki arkadaşlarım da hakikaten iyi iş yapıyorlar. Emeklerini görüyorum. Sabaha kadar çalışan bir sürü emekçi var orada. Ben orada istihdam azaltıcı işler yerine istihdam artırıcı işler yaptım. Şu anda da şimdi bizim grubumuzdaki ortalama ücretler medya sektöründeki ortalama ücretlerin çok üstünde. Ben insana önem veririm. İnsan çalıştığı yerde mutlu olmalıdır. Muhakkak ki hatalarımız, gözden kaçırdıklarımız olacaktır. Ama insana önem verdiğim için gördüğüm hataları düzelttiğim kanaatindeyim. Tembel insandan da tam tersine nefret ederim. Tembellik kabul edeceğim bir şey değil.

Ulusal kanal ve yeni gazete projeleriniz vardı?
Kanal 1 yılbaşından sonra başlıyor. Ve ikinci ulusal kanalımızı oluşturmak için elimizden gelen mücadeleyi vereceğiz. Hatta Dünya Kupası’nı o kanaldan vereceğiz. Dünya Kupası ile Kanal 1’e vereceğimiz değeri göstermek istiyorum. 2006’da Türkiye’de Kanal 1 konuşulmaya başlanacak.

Haber ağırlıklı bir kanal mı olacak?
Hayır, popüler bir kanal olacak. Biraz önce söylemek istediğimi anlatabildim mi, bilmiyorum. Çalışan insana saygı duyarım. İşini iyi yapana hayran olurum. Dolayısıyla medya veya maden konusunda çalışan herkese, başarılı olan insana saygı duyarım, koşullara göre davranırım. Bu, Turgay Ciner’in psikolojik oryantasyon kabiliyetinin de yüksek olduğunu gösteriyor.

Medya işi patron açısında zor bir iştir. Pis iş derler medya için. O telefon eder, bu baskı yapar; şunu yazarsın o bozulur, bunu yazarsın başkası bozulur. Ama siz bütün bunları göğüslediniz, uyum sağladınız…
Benim medyada yaptığım iş yöneticiliktir. Yani bir şirketin iskeletini kurup akışkanlığını sağlamaktır. Haber masalarında oluşan haberlere karışmam söz konusu değildir; bırakın karışmayı, haber odalarına girdiğim gün sayısı bile sayılıdır. Ahlakın gerektirdiği, bulunduğumuz ülkenin sahip olduğu, hepimizin kabul edebileceği, anayasamızda da belirlenmiş kurallar dışında… Ki çok azdır onlar da. Türkiye Cumhuriyeti olarak askere gitmeyi veya 20 yaşındaki oğlumun askere gitmesini ve askerde ölmesini kabul ediyorsam, bu ülkenin gerekleri neyse onu yapmışımdır ben.

Onun haricinde, benim yaptığım işlerden arkadaşlarımın haberleri bile yoktur. Ben işlerine hiçbir şekilde karışmam. Onlar da bilirler zaten. Gazetenin ana bir çizgisi vardır. Bu ana çizgiyi de zaten ben oluşturmadım. Benden önce oluşmuş bir ruhu vardı gazetenin veya gazetelerin; o yönde devam ediyorlar. Yani oradaki insanların yaptığı işe saygı duyduğunuz ve yaptıkları işi de iyi yaptıklarını görüp hayran olduğunuz zaman herhangi bir problem çıkmıyor. Eğer işi yanlış yapıyorsa müdahale edersin. Ama medyada çalışan gerek üst yönetimdeki gerek aşağıdaki arkadaşlarımın hepsi şu anda başarı ile çalışıyorlar. Medyaya hareketi de getirdik. 5 bin satan haber dergilerini 150 - 200 binlere çektik, insanlar okumaya başladı.

Türkiye’de medya sizce kendi itibarını yaratmış mıdır? Bugünkü Türk medyası iyi bir medya mıdır? Yoksa dışarıdan yöneltilen eleştirilerde haklılık payı var mıdır?
Ayakları yere basan eleştirilerin hepsine saygı duymak gerekir. Ama Türkiye’de medyaya yapılan eleştirilerin çoğu bana göre laf ola beri gele ortaya atılmıştır. Diyorlar ki, insanlar medyaya para için değil, güç için giriyorlar. Bugün Türkiye’de iki tane medya grubu var; pazarın yüzde seksenini elinde tutan Doğan Grubu ve biz. Sanayi odası verilerini açtığınızda medya şirketlerini gerek istihdam gerek karlılık açısından inceleyebilirsiniz. Bu, karlı bir sektör. Bu işi karsız olarak yapan insanlar arsızdır. Onlar zaten gelip geçicidir, kalamıyorlar.

Medyanın katkılarına gelince. Bugün dört buçuk, beş milyon günlük gazete satılıyor. Bu, çok yüksek bir rakamdır. Gayri safi milli hasılası bu oranda olan bir ülkede eğer beş milyona yakın günlük gazete satılıyorsa, bu kifayet edecek rakamın da üzerindedir. Çünkü bir gazeteyi ortalama beş kişinin okuduğunu düşünürseniz Türkiye’de 25 milyon kişi gazete okuyor demektir. Kifayet edici bir rakamdır. Ve medyanın da bu ülkeye katkıları ortadadır. Bugün ortada olan yanlışlıkları, bozuklukları olabildiğince açığa çıkarıyoruz. Daha başka bir şey söyleyeyim. Türkiye’de Türkçe konuşanların sayısının artmasının önemli unsurlardan bir tanesi de Türkiye’deki televizyonlardır.

Güneydoğu bağlamında mı söylüyorsunuz?
Evet. 25 sene öncesinde orada insanlar 40 yaşına geldiklerinde bile Türkçeyi öğrenemiyorlardı. Bugün çocuklar altı, yedi yaşından itibaren Türkçe öğreniyorlar. Gidin bakın, Türkçe konuşamayan çocuk yok. Oysa eskiden insanlar 40, 50 yaşına geliyor ama Türkçe konuşamıyordu, çünkü Türkçe konuşacağı bir şey yoktu. Medya insanların aynı dili konuşmasını sağlayarak, şiddetin azalacağı bir ortamın yaratılmasına katkı sağlamıştır bana göre.

Türkiye’de medya ulusallaşma sürecini hızlandırmıştır diyorsunuz.
Uluslaşmanın, ulusallaştırmanın ana unsurlarından biri, en başta geleni dildir, benim bildiğim kadarıyla. Ulusun temel kavramlarından bir tanesi dildir, bayraktır. Fransızca konuşan bir Türk milleti olabilir mi?

Kaliteli mi medya?
Kalite göreceli bir kavramdır. Toplum kalitesi ne kadarsa medyanın kalitesi de onunla orantılıdır. Az gelişmişlik bir bütündür. Toplumun kalite oranı ne ise o oranda kaliteli buluyorum.

Hürriyet’i beğeniyor musunuz?
Hürriyet’i beğeniyorum tabii, neden beğenmeyeceğim? Hürriyet önemli bir gazete. Bunların hepsi için emek harcanıyor. Bundan faydalanmasını bilmiyorsa o da okuyucunun kabahatidir.

Aydın Doğan, dergimize verdiği mülakatta medya alanında yurtdışında büyüyeceğini söylemişti. Sizin de yurtdışında yatırım planınız var mı?
Biraz evvel söylediğimle paralel bir şey söylemek isterim. Türkiye’deki firmalar ne kadar yurtdışına açılacak güç ve kapasiteye sahiplerse, medya da aynı kapasiteye sahiptir. Medyanın yurtdışında faaliyet göstermesi diğer firmaların faaliyet göstermesinden daha zordur üstelik. Kaynağı kültürdür. O kültürü bilmeniz lazım. Veya o kültürden doğru insanları seçmeniz lazım. Yani buzdolabı fabrikası kurmaktan daha zor bir şeydir. Ama Aydın Bey bunu yapacak güce eriştiğini hissediyorsa kendinde, yapabilir. Yaparsa da hoşumuza gider.

Star TV ihalesi çok yakından izlendi kamuoyunda. Siz de 300 milyon doların üstüne çıktınız. Sonuç olarak Doğan grubunda kaldı ama oluşan fiyat da tartışıldı. Pahalı değil mi 306 milyon dolar?
Şimdi pahalı, ucuz, zamana göre belirlenir. 2001 senesine göre pahalıdır. 2010 senesine göre çok ucuzdur. Aldığın gün ayağına giydiğin bir ayakkabı değil ki. Üç gün sonra atacağın bir şey de değil. Buna böyle bakmak lazım. Yani 2001 senesine göre 306 milyon 500 bin dolar çok pahalıdır. Ama 2017 senesine göre çok ucuzdur. Buna göre bakacaksınız. Oraya yatırım yapan kişi ertesi gün zengin olma hayalinde birisi değil ki. Organik bir büyüme öngöreceksiniz. Onu yapmak da Türkiye’de iki kişiye yakışır bence. Bir Doğan grubuna, bir de bize.

Yabancılar da vardı ihalede…
Ben çok açık fikirli birisiyim. Yabancılarla Türklerin eşitlenmesi gerekir. Bir tarafa üstünlük sağlanması, rekabetin Türkler ya da yabancılar lehine bozulması doğru değildir. Ki bazen yabancılar lehine bozuluyor koşullar; örneğin elektrik dağıtımlarında yabancılara üstünlük sağlamak istiyorlar. Bence eşitlik olması lazım. Ama benim de görüşüm medyanın hassas bir konu olduğu yönünde. Yabancıların etkin konuma gelmesini biraz tehlikeli buluyoruz. Ortalama eğitimi üç, dört sene olan bir ülkede doğru değil. Bana göre doğru değil. Bu biraz modernlik ötesi bir şey olur.

Size geliyor mu yabancılar ortaklık teklifiyle?
Geliyorlar. Yabancıların buraya girmesinde bir sakınca yok. Zaten giriyorlar. Halka açtığınız zaman hisselerinizi alıyorlar. Forbes’ın lisansı da var bizde. Benim söylediğim dominant unsur olmaları; yani karar vermeleri… An azından bir yere kadar, eşit olarak örneğin ortak olabilir. Bugün Doğan grubunda bir sürü yabancı ortak var. Yönetim kuruluna da yer alabilir. Yani bunların hepsi doğal şeyler. Benim anlatmak istediğim tekil olarak karar verme süreci içinde bir D günü gelebilir. O D gününde orada insan unsurlarının olması faydalıdır yani.

Medyanın bir de tırnak içinde medyatik tarafı var. Fatih Altaylı transferi çok konuşuldu. Gündemde yeni transferler var mı?
Ben hiç transfer yapmadım. Benim sadece bir tane arkadaşım vardı transfer ettiğim: Muharrem Sarıkaya. Onu da Ankara’dan severdim; şahsen sadece ona teklif yaptım, o da teşekkür etti, beni onurlandırdı. Ben Fatih Altaylı’yı 10 seneden fazla süredir tanırım. Fatih Altaylı bu ülkeye gelmiş iyi gazetecilerden bir tanesidir. Gazeteci algılaması olanlardan bir tanesidir. Ve bunu herkes de takip etmiştir. Benim hakkımda eleştirel yazılar yazdığı zaman bile, benimle iletişimi vardır. Fatih Altaylı benim hakkımda eleştiri yaptığında bile saygı duyarak cevap vermişimdir. O da zaten parantez içinde o noktaları belirtmiştir. Fatih Altaylı’yı da ben transfer etmedim. Doğan grubunun yeniden yapılandırılması içinde mutlu olmadığını hissetti. Ben ona zamanında, “bir gün nasıl olsa benimle çalışacaksın” demiştim. O da, “çalışabilir miyiz” dedi. Hoş geldin, dedim. Şu anda da benimle çalıştığı için mutluyum. Hakikaten çok değerli bir arkadaş. Diğer arkadaşlarla nasıl mutluysam Fatih’le o kadar mutlu oldum. Bu kadar kısa süre içinde. İşini iyi yapan, hayranlık duyduğum insanlardan bir tanesi. Ama bir transfer yoktur yani. Bizim yapılanma sürecimiz içinde Doğan grubu bizden 10 insan transfer etmiştir. Para vererek transfer etmiştir. Ama ben hiç kimseye ne transfer teklifinde bulundum, ne bedel ödedim. Ne bir şey yaptım. Muharrem Sarıkaya hariç söylüyorum. Muharrem Sarıkaya’yı transfer ettim. Bedeli de arkadaşlık bedeliydi.

Milliyet gazetesinin eski yayın yönetmeni Mehmet Y. Yılmaz da bir ara Ciner grubuna geldi; kısa bir süre kaldı. Bu konu çok merak edildi. Onu da söyleyeyim, Mehmet Yılmaz bu ülkede yetişen iyi gazetecilerden bir tanesidir ve kendisini ispat etmiştir. Lafla peynir gemisi yürütmeye gerek yok. Türkiye’de gazete kurmuştur, en çok satan gazeteyi kurmuştur. İyi bir gazetecidir. Hala aynı kanıdayım. Mehmet Yılmaz’ı da transfer etmedim. Mehmet Yılmaz da Doğan grubu içindeki yeniden yapılanma sırasında rahatsızlıklarını belirtti, benimle çalışma arzusunu ortaya koydu. Ben de iyi gazetecilerle çalışmak istiyorum, iyi, gel, çalış, dedim. Ama o sırada demek ki Doğan grubundaki durumu düzeldi; ben eski yerimde çalışmak istiyorum, dedi. Ben de hayır demedim. Bu da benim insanları öyle para vererek, bilmem ne yaparak almadığımı gösteriyor. Mehmet Yılmaz benden para alsa, al paranı ben gidiyorum, diyecek hali yok. Ertesi gün orada daha rahat çalışacağına kanaat getirdi. Hala da Mehmet Yılmaz’ı severim.

Kırılmadınız mı?
Niye kırılacağım. Bana yumruk atmadı, tokat atmadı; çalışabilir miyim seninle, dedi. Ben de iyi gazetecilerle çalışmayı tercih ettiğim için çalışabilirsin, dedim. O da ben eski yerimde daha iyiydim, öyle bir kanaat oluştu, dedi. İyi orada çalış, dedim. Bu demek değildir ki, üç gün sonra gelip ben de çalışmayacak. Bu işi iyi yapan insanlara tüm platformlar yer sağlarlar. Bu bir gerçektir; geri kalanı bana göre palavradır. Yani bugün işini kim iyi yapıyorsa rakip grupta da çalışabilir, bizde de çalışabilir.

Vatan için de aynı şey geçerli midir?
Vatan için herhangi bir yorum yapmak istemiyorum. Muhatap almıyorum. Sabah grubu, endüstriyel bir grup; dağıtımı var, dergileri var, matbaaları var, televizyonları var, radyoları var. Karşı grup ise Doğan grubu. Ben Doğan grubuyla ilgili yorum yapabilirim. Eşitler arasında bir yorum yaparım.

Peki gazetecilik olarak nasıl buluyorsunuz Vatan’ı? Tamamıyla kişisel bir soru.
Vatan için yorum yapmak istemiyorum.

Havaalanı ihalelerine yönelik hedefiniz var mı?
Hayır, yok. Ben 1998 - 99 yılında bu hamleyi yaptım. O hamleler püskürtüldü, diyeyim. O günlerde Türkiye mental olarak buna hazır değildi. Benim koymuş olduğum vizyon, gerek bürokratlar gerek siyasetçiler tarafından kabul edilmediği için püskürtüldü.

Cross Air ile iç hatlarda öncülük yapma hedefiniz vardı…
Evet. Şu anda Türk Hava Yolları’nın uçma sistematiğini kuran üç dalga sistemidir. Onu da o zaman biz getirip kurmuştuk.

Üzülüyor musunuz? Çünkü çok büyüdü özel havacılık?
Hayır. Ayrıca gurur duyuyorum. Ben bunu 10 sene önce gördüm. Ve yapmak istedim. Yapamadım, püskürtüldüm, diyorum. Ben yaptım yani. Ben havaalanı ihalesini kazandım, ihaleyi vermediler, Petrol Ofisi’ni kazandım vermediler, iç hatları kurdum uçuş lisansı vermediler. Kadı kabul etmedi. Ben bu misyonu koymuş olmaktan dolayı mutluyum. Hiç pişmanlığım yok. Ayrıca geçen havacılık krizinde havaalanını işleten firmayla olan destekleyici ilişkilerim ortada. Bende keşke diye bir şey yok. Ben bugün yaşıyorsam Allah’a şükür ediyorum.

Röportajın son bölümlerinde biraz özel sorular sormak istiyoruz. Turgay Ciner nasıl biri? İş adamı Turgay Ciner’i değerlendirir misiniz?
Ben yaptığım bütün işlerden gurur duyuyorum. Ahlaki, ticari, hukuki hiçbir yanlış içinde olmadan, Türkiye’de büyüyebilen bir iş adamıyım. Siyasetçilere dayanmadım; hiçbir grubun desteğini almadım. Hiç kimseye diyet ve minnet borcum yok. Türkiye’de benim kadar da incelenmiş, denetlenmiş, başka bir iş adamı yok.

Kızıyor musunuz rakip gruba zaman zaman, size eleştiri yönelttiklerinde?
Hayır hiç kızmıyorum. Hatayı ben kendi hatam olarak değerlendiriyorum. Çünkü ben özgüveni çok yüksek bir adamım; bunun bana hep negatif bir etkisi oldu. Kamuoyuna önem vermedim. Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz düsturuyla yetiştiğim için. Yani ben işimi yaptım; PR’a önem vermedim. 13 bin kişi çalıştırıyorum. Türkiye’nin şahsi olarak en yüksek vergi veren ilk on kişisi arasındayım, bazen üçüncü oluyorum, bazen dokuzuncu, bazen onuncu. Kurumsal olarak ilk ondayım. Ticaret odasının kapısından içeri girmedim, sanayi odasının kapısından içeri girmedim. TÜSİAD, MÜSİAD hiçbir sosyal organizasyonun içinde bulunmadım. Sosyal hayatın içinde, popüler hayatın içinde ne tekil olarak, ne aile olarak bulunmadım. Dolayısıyla hafif flu adam olarak kaldım. İnsanlar bilmedikleri şeylerden korkarlar, ben onu hesap etmedim. İnsanlara yaptığım şeyleri anlatmam lazımdı, ben bunları yapıyorum diye. Ama ben insanları umursamadım. Ben yaptığım işlerin tanıtımını iyi yapmadığım, sosyal hayatın içinde olmadığım için insanlar bilmedikleri şeyden ürktüler, ürkünce dedikodu başlattılar. Ama bu benim hatamdı. Bu hatamdan dolayı gazetelerin ve gazetecilerin eleştirilerine kızmıyorum. Ama keşke yapmasaydım, demiyorum. Onu yapsaydım bu kadar başarılı olacak mıydım? Belki problem olacaktı. Belki o kadar kolay yürütemeyecektim o kadar büyüklüğü; şimdi gayet rahat yürütüyorum.

Şimdi, başarılı mıyım? 1981 – 2005 yılı arasını alırsanız... Ortada ayakta kalmış çok fazla bir iş adamı yok.

Peki kişisel olarak, iş yaşamının dışında, arkadaş, aile babası olarak nasıl gidiyor?
Ben kapalı bir adamım, kayda değer bir şey yok. Ofisteki arkadaşlarım var, onlarlayım. Çok fazla insan yok, zaten ben işten on - on bir gibi çıkarım. Lokantaya gittiğim zamanı, şimdi değil tabi bundan öncesi için söylüyorum, boşa geçirilmiş zaman olarak görüyordum. Daha tatile gitmedim. Bunları övünme amacıyla söylemiyorum. Bunları keşke gitseydim diye de söylemiyorum. Daha dengeli yapılabilirdi diye düşünüyorum. Özel hayatımı işe harcamış bir adamım yani. Özel hayatım diye bir hayatım olmadı. Bütün hayatımı işe endeksledim.

Başarıyı mı çok seviyorsunuz? Görgünüz mü böyle?
Ben ticaretle yedi sekiz yaşında tanıştım. 24 yaşında 1 milyon doları olan adam oldum ben. 24 yaşımda birikimim oldu. Böyle övünürler, “ben battım, sonra çıktım” diye. Ben her krizden büyüyerek çıktım. Ben “ah kriz geldi işler çok kötü oldu, vah kriz geçti, şimdi işler çok iyi” diyen bir adam değilim. Şu anda 2018 senesi Temmuzunun 22’sindeki gelirlerim konsolide edilmiş şekilde. 2018 senesinde Temmuzun 18’inde ne kadar alacağım bellidir, bu aşağıya düşmez; ama artarsa sürpriz de olmaz. Bu tahmin değil, ümit.

Bende pazarlama müdürü yoktur. Yani marketing departmanı olmayan şirket bu. Pazarlama işi yapmıyorum. Tronayı 2007 yılında çıkaracağım, 30 senesini satacağım. Yani trona 2007’de çıktığı zaman pazara 2037’ye kadar satılmış olacak. Siirt’te çıkacak olan bakır için meşhur Arcelor şirketinin pazarlama müdürüyle anlaştık örneğin. 15 senelik mal satılmış vaziyette.

Geçen sene Koç grubunu geçmenin en azından olasılık dahilinde olduğunu söylemiştiniz. 2018 yılı tahminleri bunu gösteriyor mu, dört beş kat mı büyümüş olacaksınız örneğin?
2018 yılında çok büyük bir firma olurdum yani. Şimdi ortaya bir iddia koyduğun zaman başkalarını da motive etmen lazım. Başkalarını da tahrik etmen lazım. Ben, “en önde olma, en arkada olma” ilkesini benimseyen bir insan değilim ki. Ben, en iyisi olacağım, diye bir iddia koyacağım ki, bu başkalarını da tetiklesin. Yoksa ben dükkanı kilitlediğim zaman, 88 sene her gün para yesem bitmez. Bu değil ki benim işim. Akşam gideyim, Petrus şarap açayım gibi bir hayalim de yok yani. Benim işim, daha çok istihdam yaratmak. Ben şimdi kendime bir hayat hedefi koyumuşum. 50 bin kişiye istihdam sağlayacağım, elli okul yaptıracağım. Ben bir kişi başladım iş hayatına. Okul sayısı 10 oldu. Ve elliye doğru gidiyorum, bu bir iddiadır. İz bırakma iddiasında olmayan adam zaten sıradan bir adamdır. Çok param olsun derdinde olan bir adam değilim.

Sizin hakkınızdaki spekülasyonlardan biri de, “Turgay Ciner’in kasası işte şudur. Turgay Ciner’in arkasında şöyle bir kaynak vardır, kasası şunlardır.” yönündeydi…
Benim arkamdaki kaynak, ilk defa açıklıyorum, Türkiye Cumhuriyeti İş Bankası’dır. Benim projelerime destek olmuştur ve minnet duyguları içinde İş Bankalı gibi hissederim kendimi. İş Bankası destek olmasaydı, projelerime destek vermeseydi… Benden daha akıllı bir sürü insan vardı sokakta, daha zeki insanlar vardı. Ben şanslı olanıydım. Projelerimi iyi takdim ettim. Ben 2000 senesine kadar bir tek İş Bankası’yla çalıştım. Başka bir bankada hesabım yoktu. Başka bir örneği yoktur. Yani ben İş Bankası’na projeyi götürüp parayı aldığım zaman İş Bankalılar bilirdi ki Turgay bu parayı alıp B bankasına olan borcunu kapatmayacak. Çünkü başka bir bankada hesabım yoktu; onlar da biliyorlardı.

Benim şansım, o projeleri takdim etme fırsatını bulup, o kaynağı sağlamak oldu. Kaynak o. Kumbara yani. İnsanlar gidip, o bankadan şu bankayı dolandırdılar. Ben öyle bir şey yapmadım, yalan söylemedim dürüst davrandım. Benim hilem dürüstlük. Bütün insanlar, bütün finansmancılar, “Turgay Ciner doğru” derler, imza istemezler, “söylediği zaman doğrudur” derler. Bütün iş hayatı da bunu böyle bilir; benim en büyük kazancım da budur. Dostum, düşmanım, hasmım, rakibim bilir ki Turgay Ciner bir şey için söz verdiği zaman yapar. Bunu elde etmek servetlerin en büyüğüdür.

Kaynak da İş Bankası, ona da teşekkür ederim. İş Bankası beni bu hale getirdi de, Koç’u getirmedi mi, Sabancı’yı getirmedi mi? Bir tek ben değilim. İş Bankası zaten bu amaçla, Türkiye’nin ekonomisini büyütme amacıyla kurulan bankadır ve müşterilerini batırma felsefesi olmayan nadir bankalardan bir tanesidir. Bunlardan bir tanesi de Vakıflar Bankası’dır. Bunlar, sandık bankalarıdır; sahipleri olmayan, çalışanların sahipleri olduğu bankalardır. Her ikisiyle de çalışmak güzeldir.

Finans sektörüne girmeyi düşünmüyor musunuz?
Hayır, bütün bankalar benim. Demin söylediğime dönüyorum; rahmetli Sabancı’nın hatıratına bakınca, onlar için en saygın adamın Adana İş Bankası şube müdürü olduğunu görüyorsunuz. Benim için de hayatımda en saygın adam Taksim İş Bankası şube müdürüydü. Birisini babam gibi severim. Benden önceki müesseselere de destek verdiler; bunu doğru kullananlar kalıcı oldu, yanlış kullananlar battı gitti. Türkiye’nin önde gelen firmalarının İş Bankası’nın kaynağı var. Gizli kaynağı nihayet açıkladım ve rahatladım.

Memlekete bağlılığınız nasıl?
Ben kendime, aileme yaşadığım yere, doğduğum kasabaya bütün edimleri mi yerine getirdim. Aileme faydalı oldum, ülkeme istihdam sağladım, bulunduğum yere, Maltepe’ye okulumu yaptırdım. Eğitim benim için çok önemli. Mesela çoğu kimse bilmez, Sabah gazetesinin satışının yüzde 1’i Tema’ya, yüzde 1’i Darüşşafaka’ya, o yetim, başarılı çocukların eğitimine gider.

CİNER’İN AMİRAL GEMİLERİ
Ciner Grubu'na ait Park Termik 292 trilyon TL üretimden satış rakamı ile en büyük 98. sanayi şirketi. Ciner Grubu'na ait Merkez Gazetecilik ve Park Teknik İstanbul Sanayi Odası’nın en büyük 500 şirket listesine giren diğer şirketler. Park Teknik, madencilik ve taş ocaklçılığı kolunda en büyük üçüncü sirket. Park Teknik, bu faaliyet kolunun en büyük özel şirketi. Şirketin İSO 500 içindeki yeri ise 212'inci sıra. Diğer bir şirket, Merkez Gazetecilik ise, 121. sıradan İSO 500'e girmeyi başardı. Elektrik sektörü Ciner Grubu'nun başı çektiği bir diğer sektör. Park Termik Elektrik sektörün en büyük 4. şirketi olurken; İSO 500'de ise 98. sırada yer aldı.

Sıra

Şirket

Satış Hasılatı (Net) [1.000.000 TL]

Çalışan Sayısı

98

Park Termik

312.666.489

1.172

121

Merkez Gazete Dergi Yayıncılık

251.203.086

1.152

212

Park Teknik Elektrik

160.242.665

753


HAVAŞ NEDEN ÇOK KONUŞULDU?
Havaş konusunu da sormak gerekiyor; geçen yıl Havaş’tan çıktınız ama çok önemli işlerinizden biriydi. Hayır aslında çok önemli bir iş değildi. Havaş bizim ciromuzun içinde çok küçük bir bölümdür. 1,5 milyar dolarlık cironun içinde 80 - 90 milyon dolarlık bir paya sahip. Çok önemli iş değildir. Ama insanlara niye önemli görünüyordu, söyleyeyim size. Türkiye’nin karar vericileri, yöneticileri ve kamuoyu oluşturucuları havaalanlarını kullanıyorlar. Havaalanında da vızır vızır üstünde Havaş amblemi olan şeyler geçiyor. Vızır vızır yürüyen o kocaman aletler şaşırtıyor. Traktörler, havacı elbiseli insanlar… Bu insanlar karınca gibi çalışınca sanılıyor ki para geçiyor elimize. Ama Havaş iyi bir şirkettir. Türkiye özelleştirme tarihinde de örnek alınması gereken bir şirkettir. Başarılı bir özelleştirme olduğu için mi? Başarılı bir özelleştirme oldu. Başarılı bir yabacı sermaye yatırım operasyonu oldu. Sadece halka arzını yapamadık. Krizler nedeniyle.

BEŞİKTAŞ BAŞKANLIĞI GÜNDEMDE Mİ?
Beşiktaş kulübünde yönetim kurulu üyeliği yaptınız daha önce; gelecekte Başkanlık gündeme gelir mi?

Gelmez. Benim taraf olma dönemim bitti. Neticede yarı kamusal bir iş yapan bir kuruluşun başındayım. Orada Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe gibi bir ayrıma gitmem mümkün değil. Ben iyi bir Beşiktaşlıyım. Beşiktaş’ı da severim. Ama şu anki konumum Beşiktaş’ın içine girmemi engelliyor. Bütün kulüplere eşit mesafede durmam lazım. Eşit mesafeyi bozarsam insanlar etkilenirler. İnsanlar etkilendiği zaman da rahatsızlık olur, hem maddi, hem manevi açıdan. Kendi sorumluluğumun bilincinde olduğum için mümkün olduğunca Beşiktaş’tan uzak duruyorum.

KOZA GRUBU HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYOR?
Madencilikte yeni girişimciler de geliyor. Örneğin Koza grubu, altın işinde. Ne kadar güzel; ben arkadaşları tanıdım, gayet güzel, sevindim. Arkadaşları destekliyorum, teşvik ediyorum. Altının onsu 500 doları geçti, gayet güzel para kazanıyorlar. O bölgedeki insanlar da iş sahibi oluyorlar. Siyanür etrafı kirletecek diye bir korku yarattılar. O siyanürlü suyun içinde balık yüzüyor. Daha ne yapabilir çevre kirliliği? O zaman insanlar iş yapmasınlar; ateşi, ağaçları birbirine sürterek yaksınlar…

Koza grubu da medya işine girdi; çok ilginç bir rastlantı oldu, maden işinde büyüyen bir girişimci grup belki sizin de desteğinizle Bugün gazetesini satın aldı. Ben genç olan, müteşebbis olan herkesi hayranlıkla desteklerim. Çünkü ben çok zorluk çektim, hayallerimi anlatmakta. Bana biri gelip hayallerini anlatınca daha iyi anlayabiliyorum. Ben elimden gelen desteği veririm.

Ne kadarlık bir iş oldu Bugün’ün satımı?
Parasal anlamda çok kayda değer bir rakam değil.

RÖPORTAJ İZLENİMLERİ
*Ciner'le, Boğaz'ın yalı niteliği taşıyan en yüksek tarihi binası Nemlizade Tütün Deposu'nda bulunan Park Holding'in Genel Müdürlük Binası'nda görüştük. Üsküdür - Beşiktaş motor iskelesinin biraz ilerisindeki yalıyı Boğaz'daki pek çok yapıdan ayıran özellik, Üsküdar'daki gündelik hayatla iç içe olması. Ciner'in odasından Üsküdar meydanındaki hareketi, vapura, motora koşturanların, büfede ayaküstü yemek atıştıranların acelesini gözlemlemek mümkün. Holding merkezinin bu binadaki ilk yılı. *Cumhuriyetin kuruluş dönemine damgasını vuran efsanevi mimar Vedat Tek'e ait olan yapı toplam bin 705 metrekarelik arsa üzerine kurulu. Bina, Park Holding tarafından 16 trilyon liraya satıyı alınmıştı. Ciner, röportajımız esnasında "başkas

 

Diğer haberler için tıklayın.

 

 
 
 
/i/footer_target.jpg